Mary Shelley, Frankenstein’dan sonra yazdığı siyasi kurgu türündeki ikinci büyük eser olan “The Last Man” adlı romanıyla, insan çatışması ve savaştan yayılan ölümcül bir salgının dünyayı kasıp kavurup tek bir hayatta kalanı dışında kimseyi ayakta bırakmadığı hikayesini anlatıyor. 1826’da yayımlanan eser, kurgusal olarak 21. yüzyılın sonlarına yerleştirilmiş; savaşlar ve iklim felaketleriyle sarsılan günümüz dünyasında ise belki de hiç olmadığı kadar güncel bir anlam taşıyor.
Romanın yayınlanmasından iki yüzyıl sonra bile temaları, kıyamet sonrası kurgu türünü biçimlendirmeye devam ediyor. Shelley’nin Frankenstein’ında ve bu eserden ilham alan sayısız hikaye, film ile dizide terk edilen canavar, yaratıcısına indirilen bir felaket olarak karşımıza çıkarken; “The Last Man”da ve ardından gelen çok sayıda kitap ve filmede insan yapımı bir salgın, insan türünün kendisini yok etme tehdidi taşıyan büyük canavara dönüşüyor.
Salgın romanının sahnedeki yansıması
Bu temaları işleyen son dönem diziler arasında “The Last of Us”, “Midnight Mass” ve “Station Eleven” sayılabilir. Klasik filmler ise “I Am Legend”, “28 Days Later” ile “The Last Man on Earth” gibi örneklerle bu türün köklerini oluşturuyor.
Salya salya izlenen zombie istilası veya vampir kıyameti temalı kaç film görülsün; okunması gereken eser ise açıkça Shelley’nin romanı. Okumadıysanız mutlaka okumanız, zaten okuduysanız da yeniden elinize almanız öneriliyor.
Kişisel yasın siyasi uyarıya dönüşmesi
Bu yeni baskıda, yazar aynı zamanda Shelley’nin kişisel kayıp ve yasını anlatan özel “Journal of Sorrow” (Hüzün Günlüğü)’nün metni de yer alıyor. Romanı son derece hayal gücü yüksek bir hikaye olarak değerlendiren editör, okuyucuların insanın doğaya müdahalelerinin ve siyasi alanlardaki müdahalelerin gelecekte yaratabileceği etkileri düşünmesine olanak tanıdığını belirtiyor.
Roman, 21. yüzyılın sonlarında Windsor Şatosu çevresinde geçen bir saray aşkı hikayesi olarak başlıyor. Birinci ciltte bu saray aşkı kişisel ve siyasi sadakatsizliklerle örülü hale gelip İngiltere’nin yeni doğan demokrasinin çöküşünü ve istikrarsızlaşmasını tetikliyor.
İkinci ciltte ise bu saray çevresinin önderleri Lord Raymond ile eski prens Adrian, Türkiye‘ye karşı Yunistan Bağımsızlık Savaşı’na katılmak için ayrılıyor. Constantinople (İstanbul) yakınlarındaki savaş alanından yayılan ölümcül bir salgın tüm dünyayı etkisi altına alıyor.
Günlükteki kişisel kayıplar
Schley, ünlü İngiliz düşünür ve yazar Mary Wollstonecraft’ın kızı olarak siyasi alanda da derin izler bırakmış. 1822 yılının Temmuz ayında eşi Percy Bysshe Shelley, tanınan bir İngiliz şair olarak 29 yaşında bir tekne kazasında boğularak hayatını kaybetmiş; üç ay sonra Mary Shelley, “Hüzün Günlüğü” haline gelecek olan günlüğe başlamış ve romanı yazarken düzenli biçimde buraya notlar düşmüş.

Percy’nin ölümünün ardından sosyal yalnızlık ve intihar düşünceleriyle dolu bir dönemi yaşayan Shelley, bu süreçte dört çocuklarından üçünün daha önce vefat ettiğini de yaşamış. “The Last Man” yayımlandıktan kısa bir süre sonra bir arkadaşına yazdığı mektupta Lord Raymond’in geçmişi arkadaşı Lord Byron’ın, Adrian ise geçmişi eşi Percy’nin bir yansıması olduğunu belirtmiş.

Kişisel düzeyde ölümcül salgın, kendi dost ve aile çevresini kasıp kavuran insan yapımı trajedilerin bir sembolüydü; günlük ve mektuplarının ortaya koyduğu kadarıyla neredeyse sevdiği herkesi kaybetmesine neden olmuştu. Siyasi düzeydeyse Shelley’nin canavar salgını, çatışma ve sorumsuzluğun dünya çapında denetimsiz bırakılması halinde tüm insanlığın başına gelebilecek dehşet verici sonlara dair bir uyarı niteliği taşıyordu.
Umut aşılayan kıyamet tasviri
İkinci ciltteki savaş ve salgın hikayesinde Constantinople’a yönelik kuşatma, aşırı sıcağı şiddetlendirip şehrin çöküşüne yol açarken; salgının savaş alanlarından geniş dünyaya yayılmasına da zemin hazırlıyor. Üçüncü cildin karanlık kıyamet sonrası manzarasında ise dünyanın hükümetleri salgını durdurmak için birlikte hareket edemiyor; toplumların çökmesi, iç savaş ve anarşi ortaya çıkıyor. Sonuç olarak insan türünün yok olma tehlikesi önümüze seriliyor.
“Toplum gemisi batırıldı ve keder denizinde az sayıdaki hayatta kalanları taşıyan parçalanmış sığınak, yarılıp fırtınalarla savruldu. İnsan ikişer üçşer var oldu; uyuyup uyanabilen ve hayvani işlevlerini yerine getirebilen birey olarak insan… ancak öyle ya da böyle, unsurları yatıştıran, yaratılmış doğanın efendisi, yarı tanrılarla yarışır insan artık yoktu.”
Mary Shelley – The Last Man
Schley’nin kıyamet sonrası görünümü terminal ve yaşamın tamamen yok oluşu olarak yeniden yorumlamasına rağmen umut da kaybolmuyor. İnsan kendi şiddeti, başkalarına karşı işbirliği ve özen eksikliği nedeniyle ölürken yaşam devam ediyor. İnsan dışı hayvanlar, böcekler, balıklar, bitkiler hatta Verney’in beslendiği kurumuş insan tarımı gibi canlı türleri varlığını sürdürüyor; cansız madde olarak Dünya ve atmosferi dayanıyor; gezegenin su yolları denizlere ve okyanuslara akmaya devam ediyor.
Yeni bir toplum arayışı
Rome’un harabeleri arasında yalnız başına bırakılan Verney, ne olduğunu, neden olduğunu, kimin sorumlu olduğunu ve bunun nasıl önlenebileceğini değerlendirmek için kendi kitabını yazmaya karar verir ve buna “The History of the Last Man” adını verir.
Meta-kurgusal bir anda okuyucu, Verney’in bu “Tarihi’nin” aslında ellerinde tuttukları kitap, Shelley’nin “The Last Man”ı olduğu fark eder. Son karede ise Verney, güneşinin üzerinde hala hayatta kalanlar olabilir ya da belki de Hint Okyanusu’ndaki bir adada güvende olabilir diye çılgın bir umutla günlüğüne yazar. Sadece köpeği ve yanında Shakespeare ile Homer’in eserleriyle, gezegendeki varlığını sürdüren yaşam biçimleriyle yeni ve insancıl topluluk biçimleri kurma arayışıyla küçük bir tekneye binmeyi planlar.
Tüm umutsuzluğa karşı bu içi acıtan umut resmiyle Shelley, okuyuculara 21. yüzyılın çok gerçek kıyamet sonrası siyasi manzarasını kasıp kavuran iklim, halk sağlığı ve insan kaynaklı çevre felaketleriyle nasıl baş edileceğine dair bir model sunar. “The Last Man”ın yüzyıllık dönümünde eser, çevresel ve sifel felaketleriyle dolu günümüzü ve geleceği anlamlandırmaya yönelik etik önemini koruyor.
