Resim: Akil Mazumder aracılığıyla Pexels. Pexels lisansı altında kullanılmış.
Bu yazı, Global Voices’ın Ekim 2026 Aydınlatma dizisinin bir parçasıdır: “Büyük Teknoloji ve Otoriterlik.” Bu Aydınlatma’da, Büyük Teknoloji’nin otoriter hükümetlere ve uygulamalara nasıl yardımcı olup engel olduğunu ve bu seçimlerin Küresel Güney’i nasıl etkilediğini inceliyoruz. Bu kapsamlı çalışmayı desteklemek için buradan bağış yapabilirsiniz.
2022’nin martında, Myanmar’daki askeri darbeden bir yılı aşkın bir süre sonra, Norveçli telekomünikasyon devi Telenor, ülkedeki iştirakini M1 Grubu’na satarak neredeyse sekiz yıllık bir faaliyeti sonlandırdı. Ancak Myanmar’dan ayrılmak, ayrılığını çevreleyen tartışmaları da sonlandırmadı. Aksine, aceleye getirilen çıkış, şirketin önündeki dört yıl boyunca onu takipte kaldı.

Bu tarihten bu yana, sivil toplum ve etkilenen kişiler tarafından yöneltilen eleştiriler, dava açmalar ve yasal süreçler şirketi izlemeye devam etti. Bu denetim, eylül ayında dorucağa ulaştı: Norveç yetkilileri, ülkeye insanlığa karşı suçlara yardım etmek ve satış sırasında yaptırımlı gözetim ekipmanını aktarmakla suçlanan Telenor hakkında soruşturma başlattı. Birkaç gün sonra, Norveç’teki bir mahkeme de Myanmar’daki eski Telenor müşterilerinden oluşan bir grubun adına açılan grup davasına onay verdi.
Telenor, soruşturma üzerine pozisyonunu yineledi ve alternatiflerin çalışanların hayatını tehlikeye atacağını savundu. Ancak şirketin yaşadığı sorun, birçok telekomünikasyon çok uluslu şirketinin bir gün yüzleşmek zorunda olabileceği daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Bir şirket “yüksek riskli bir pazar”dan ayrılmaya karar verdiğinde, sorumluluğu nerede sona eriyor?
Ayrılmak sadece ticari bir karar değildir
Asari yönetim altında Telenor, gözetimi kolaylaştırmaya, muhaliflerin ve aktivistlerin kişisel verilerini teslim etmeye ve bilgiye erişimi sınırlamaya yönelik hükümet talepleriyle karşılaştı. Böyle bir pazarda, kalmak sürdürülemez hale gelebilir. Bir telekomünikasyon operatörü için mesele, sadece pazarın içinde kalmak ya da ayrılmak arasındaki seçimi yapmak değil, kullanıcıların daha da savunmasız hale gelmeden, onlara yönelik ek zararı en aza indirgeyen bir şekilde ayrılabilecek olup olmadığını belirlemektir. Ne yazık ki Telenor bunu başaramadı.
Çok uluslu şirketlerin dahil olduğu geleneksel bir varlık satışında, işlem büyük ölçüde fabrikalar, ekipmanlar ve stok gibi fiziksel ve ticari varlıkların etrafında şekillenebilir. Bir telekomünikasyon iştirakinin satılması ise başka bir hikayedir.
İnternet erişiminin ve dijital bilgilerin kapıcıları olarak telekomünikasyon şirketleri, konum kayıtları ve cihaz günlükleri de dahil olmak üzere hassas kullanıcı verilerini kontrol eder. Aynı zamanda müdahale sistemleri için önemli aracılar işlevi görür ve ağ erişimini kesme teknik kapasitesine sahiptir. Bir satışta şirket, sadece altyapıyı ve ticari varlıkları değil, aynı zamanda milyonlarca kullanıcının hareketlerini ve izlerini ortaya çıkarabilecek sistemleri ve verileri de devreder.
Satıcıya yönelik titiz bir inceleme ve aktarımla ilişkili risklerin değerlendirilmediği bir durumda, kurumsal bir satış, otoriter ortamlarda izlenen, takip edilen ya da susturulan kullanıcılar için ağır zararlara yol açabilir.
Myanmar’da yaşananlar, riskin aslında hiç de hayali olmadığını gösterdi. Aynı zamanda, hizmetlerinden yararlanmayanların sonuçları üstlenmesine rağmen, güçlü şirketlerin işlerini satarak sorumluluklarını kolayca atabilecekleri anlamına gelmediğini de ortaya koydu.
Bu önemli çünkü Telenor’un Myanmar’dan ayrılması, kuşkusuz izole bir örnek değil. Bu çöküşten sonra telekomünikasyon devi, Asya pazarlarından sistematik olarak geri çekilmeye başladı. 2022’de Malezya’daki iştirakini Digi’yi yerel telekomünikasyon hizmeti Celcom ile birleştirdi. Ertesi yıl Tayland’da yerel işletmesi dtac’ı True Corporation ile birleştirdi ve ardından varlığın çoğunluk payını satarak geri çekildi. Ayrıca Pakistan’daki Telenor iştirakini PTCL’e 2025’in sonunda sattı ve kalan Asya varlıklarını da ortadan kaldırma planlarını açıkladı.
Genel tabloya bakıldığında, çok uluslu telekomünikasyon operatörleri, onlarca yılda inşa ettikleri yurt dışı ayak izlerini küçültüyor. Afrika’nın en büyük telekomünikasyon operatörü MTN, jeopolitik riskler nedeniyle 2020’de Orta Doğu’dan “düzenli çıkış” planını açıkladı. Şirket, sürdürülemez maliyetleri gerekçe göstererek 2024’te Suriye, Yemen ve Afganistan’daki, ayrıca Guinea-Bissau ve Guinea-Conakry’daki faaliyetlerini sonlandırdı.
Çok kârlı temel pazarlara—Britanya, Brezilya, Almanya ve İspanya—odaklanarak yeniden yönelen İspanyol telekom devi Telefónica, aynı zamanda İspanyolca konuşulan Latin Amerika’dan geri çekilme hızını artırdı. Yalnızca 2025 yılında Arjantin, Peru, Uruguay ve Ecuador’daki iştiraklerini sattı; ardından 2026’nın başında Kolombiya, Şili ve Meksika’dan ayrıldı.
Telkomların ayrılma nedenleri jeopolitik gerilimlerden yüksek maliyetlere kadar değişiyor. Ancak kritik soruyu sormamız gerekiyor: Bir telekom operatörü kullanıcılarını geride bıraktıktan sonra onlar için ne değişiyor?
Devirde ne kaybediliyor
Ağ kullanıcılarına hizmet vermeye devam ederken, bir satıştan sonra şeffaflık uygulamaları ve veri korumaları için iç prosedürler ile protokoller değişebilir. Pazar ayrılmasının risklerinin daha az görüldüğü nokta burasıdır. Telenor, MTN ve Telefónica, resmi insan hakları politikaları, veri koruma ve güvenlik prosedürleri ve düzenli şeffaflık raporlaması dahil olmak üzere karmaşık yönetim sistemleri geliştirdi. Araştırmalar, bu şirketlerin telekom sektöründe şeffaflık ve hesap verebilirlik açısından en güçlü performans gösterenler arasında olduğunu gösteriyor.
Bu şeffaflık raporları, telkoların hükümet taleplerini nasıl ele aldığına dair faydalı bir pencere sunar. Raporlar, kullanıcı verileri, içerik kısıtlamaları ve ağ kesintileri için hükümet taleplerine yanıt verilirken yürütülen prosedürleri tanımlar ve farklı pazarlarda bu tür taleplere ilişkin verileri yayımlar. Şeffaflık baş başına kötüye kullanımı önleyemesiz de, hükümetlerin şirketlere baskı uyguladığına dair kamuya açık bir kayıt oluşturur.
Ancak şeffaflık raporlamasının çoğunun mülkiyet değişikliklerini takip etmediğini bulduk. Bir çok uluslu operatör bir pazarı terk ettiğinde, doğal olarak o ülkede raporlamayı bırakır. Hayal kırıklığı verici olan şu ki, halefleri büyük ölçüde aynı şeffaflık düzeyini koruyamıyor.
Teknocom, Telefónica’nın Latin Amerika varlıklarının tekrarlayan alıcısı olup Uruguay ve Ecuador’daki operasyonlarını ve Kolombiya’da kontrol eden payı satın aldı. Teknocom kolluk kuvvetlerine yönelik açıklamalar yayımlasa da, veriler ülkeye göre değil bölgeye göre toplanıyor. Üstelik Eylül 2026 itibarıyla kamuya açık yalnızca 2024 yılı raporu bulunuyor. Başka yerlerde tablo daha karanlık: Diğer son alıcıların hiçbiri şeffaflık raporu yayımlamış gibi görünmüyor ya da önderlerinin şeffaflık uygulamalarını sürdürmeye taahhüt veriyor.
Şeffaflık raporlamasının kaldırılması, kamuoyunun her mülkiyet devrinden sonra hükümet taleplerinin hacminin değişip değişmediğini denetleme fırsatını ortadan kaldırır. Aynı zamanda bu taleplerin içeriden nasıl ele alındığını da görünmez kılar.
Şeffaflık raporlaması yine de buzuğun yalnızca uç kısmıdır. Altında ise çok daha geniş bir kullanıcı verileri koruma, kurumsal normlar ve yönetim korumaları mekanizması yer alır; bunlar arasında risk yükseltme kanalları, hukuki ve insan hakları denetimleri ve daha niceleri bulunur.
Otoriter devletlerde çok uluslu telkolar, ağları kapatma, web sitelerini engelleme veya kullanıcı verilerini verme yönünde hükümet baskısıyla karşılaşma olasılığından yoksun değildir. Bu şirketler direnme konusunda sınırlı bir alana sahip olsa da, genellikle devlet kontrolindeki işletmelerden daha fazla kurumsal gözetim altında çalışır. Ayrıca uluslararası basın ve sivil toplumdan daha fazla denetime, daha yüksek itibar riskine ve genellikle anayurt ülkeleri tarafından kurulmuş daha güçlü düzenleyici çerçevelere maruz kalırlar.
Daha sorumlu bir ayrılma nasıl görünebilir
Korumalar mülkiyet devriyle zayıflayabilir ya da tamamen kaybolabileceğinden, kullanıcıların haklarını korumaya yönelik temel yükümlülük, bir pazar ayrılmasının akılda tutulacak bir konu olarak ele alınmamalıdır. İşlemin ana unsurlarından biri olmalıdır.
Telkom şirketleri için sorumlu bir ayrılma, alıcının seçilmesinden çok önce başlamalıdır. Telenor, 2014’te Myanmar’a girmeden önce, planladığı pazar girişine yönelik bir insan hakları etki değerlendirmesi (HRIA) yaptı. Şirket, aynı şekilde ayrılığa hazırlanırken insan haklarını ve veri gizliliğini de göz önünde bulundurduğunu belirtiyor. Ancak Telenor’un ayrılmanın kendisine özgü insan hakları risklerini değerlendirdiğine dair kamuya açık bir kayıt bulunmuyor.
Şirketler, zorunlu ve çıkışa özgü insan hakları etkisi değerlendirmesi siparişi vermelidir; bu değerlendirmede, satışın kendisinin yaratabileceği kullanıcı riskleri, paydaşların ve kullanıcıların kaygıları, verinin gelecekte nasıl kullanılabileceği veya aktarılabileceği ve tespit edilen risklere en çok maruz kalacak kullanıcı gruplarının neler olduğu incelenmelidir.
Alıcının yaptığı uygun inceleme, mali istikrarı aşmalı ve alıcının insan hakları geçmişini, hassas veriyi yönetme kapasitesini ve mevcut korumaların yeni sahiplik altında ayakta kalabileceğini değerlendirmelidir.
Ayrıca, herhangi bir siyasi riskli marketten sorumlu bir şekilde ayrılmak, temel bir soruyu da sormalıdır: Bir satışta ne aktarılmamalıdır? Her parça kullanıcı verisi bir sonraki sahibine mi teslim edilmelidir? Telekom şirketleri, özellikle böyle bir veri aktarımının yüksek riskli kullanıcıları maruz bırakabileceği durumlarda, hassas verinin ayrılabileceği, anonimleştirilebileceği veya mümkün olduğunca silinebileceği değerlendirilmelidir.
Benz bir şekilde, gözetim ekipmanları, dinleme sistemleri ve diğer ağ kontrol yetenekleri gibi bazı teknik altyapılar, sıradan altyapı gibi otomatik olarak bir satışa dahil edilmemelidir. Norveç makamları, şu anda Telenor’un Myanmar’ın satışının bir parçası olarak, Norveç hükümetinin gerekli izni olmadan gözetim ekipmanlarını aktarıp aktarmadığını soruşturuyor.
Sonraki çıkış için yeni bir sınav
Telenor, yüksek riskli bir marketten sorumsuzca ayrılınca nelerin yanlış gidebileceği konusunda herkese bir ders sunuyorsa, MTN’in İran’daki tamamlanmamış çıkışı, şirketlerin bir sonraki ayrılmalarını farklı bir yaklaşımla ele alıp alamayacakları konusunda bir sınav sunabilir.
MTN, hâlâ Irancell’in %49’luk payına sahiptir. ABD’nin İran’a yönelik yaptırımları, çıkışa yönelik herhangi bir girişimi de karmaşıklaştırıyor. Bu yıl başlarında, Irancell’in CEO’su, iç protestolar sırasında bir internet kapatma emrini geciktirmesi nedeniyle İran makamları tarafından görevden alınınca MTN de itiraz etti. Bu, muhtemelen İran’daki MTN pozisyonunu, Myanmar’daki Telenor’un izinden daha da zorlaştırıyor. MTN sonunda ülkeden çekilebildiğinde, daha sorumlu bir şekilde çıkabilir mi?
Bu yazı, çevrimiçi ifade özgürlüğünü korumaya adanmış bir Global Voices projesi olan Advox’un bir parçasıdır. Tüm Yazılar
The Bridge, yerel ve uluslararası haber kapsamı arasındaki algı farklarını aydınlatan kişisel denemeler, yorumlar ve yaratıcı kurgu dışı metinler sunmaktadır; bunlar Global Voices topluluğunun üyelerinin benzersiz perspektifinden sunulmaktadır. İfade edilen görüşler, mutlaka topluluğun tamamının görüşünü yansıtmaz. Tüm Yazılar
Kategoriler
- Latin Amerika
- Batı Avrupa
- Brezilya
- Kolombiya
- Myanmar (Burma)
- Norveç
- Peru
- İspanya
- Suriye
- Yemen
- Dijital Aktivizm
- Teknoloji
- Advox
- Big Tech ve Otoriterlik
- The Bridge
Çalışmalarımızı destekleyin
Global Voices, topluluk inşa etmeye ve insan haklarını savunmaya adanmış medyanın, insanların kendi topluluklarının ve ulusal sınırlarının ötesinde yaşanan olayları deneyimleme biçimlerini olumlu şekilde etkileyebileceğine dair en erken ve en güçlü örneklerden biridir.
Bu çalışmayı sürdürmemize yardımcı olmak için bağış yapmayı değerlendirmenizi rica ediyoruz.
Bu gelişme hakkında düşüncelerinizi, donanım deneyimlerinizi veya sorularınızı Topluluk Forumumuzda paylaşın.
Foruma Katıl & Yanıtla ➔
