Aralık ayında ABD’den devralacağı G20 başkanlığını İngiltere, küresel işbirliğinde köklü bir dönüşümün kapısını aralamak için kullanmayı hedefliyor. Dünyanın 2009’da İngiltere’nin ev sahipliğinde son kez G20 masasına oturduğundan bu yana olağanüstü biçimde değiştiği belirtilen dünyada, artık büyük güçlerin sorunların doğasına hatta çözüm yollarına bile aynı gözle bakmadığı bir dönemde liderlik rolü yeniden tanımlanıyor. İngiltere’nin bu görevi üstlenmesinin arkasında, 2008 finansal krizine karşı dünya ekonomilerini yeniden inşa etmek için 1 trilyon doların (yaklaşık 48 trilyon 850 milyar lira) üzerinde kaynak mobilize edildiği o dönemin aksine, bugün tek başına hareket eden hiçbir ülkenin refahı güvence altına alamayacağı gerçeği yatıyor.
2027’de İngiltere’nin karşı karşıya kalacağı zorluk, o döneme göre daha sert biçimde tanımlanıyor. Çünkü dünyada 1946’dan bu yana görülen en yüksek silahlı çatışma sayısının yaşandığı bir dönemde stratejik rekabet ticaret, teknoloji, enerji ve finans alanlarında daha derinleşmiş durumda. Bu alanların tam da yalnız hareketle refaha ulaşmanın mümkün olmadığı alanlar olduğu vurgulanıyor ve eski düzenin parçalandığı, ancak ülkeler arası birbirine bağlılığın daha önceki dönemlere göre daha güçlü olduğu iddia ediliyor.
Orta Güçlerin Birleşmesi Çağrısı
Bu yaklaşımın temelleri, Ocak 2026’da Davos’ta Kanada Başbakanı Mark Kärni’nin yaptığı çağrıya dayanıyor. Kärni, ABD ve Çin gibi büyük güçlerin ekonomik entegrasyonu, gümrük vergilerini, finansal altyapıyı ve tedarik zincirlerini zorlama aracı olarak kullanma girişimine karşı dünyanın orta güçlerinin bir araya gelmesi gerektiğini savunmuştu. Aynı mantık, borç ve finansal dayanıklılıktan iklim, yeni teknolojiler ve gıda güvenliğine kadar bugünün birbirine giren baskılarına da uygulanıyor.
Büyük güçler ekonomik entegrasyonu, gümrük vergilerini, finansal altyapıyı ve tedarik zincirlerini zorlama aracı olarak kullanmaya çalışırken, orta güçlerin bir araya gelmesi gerekiyor. Bugünün baskıları arasında borç, finansal dayanıklılık, iklim, yeni teknolojiler ve gıda güvenliği alanları da aynı şekilde bu çağrıya yanıt veriyor.
Mark Kärni, Kanada Başbakanı
Bu çağrının ardından Avrupa Birliği, Kanada’nın ilk ortak üyesi olmasına kapı araladı ve teknoloji, kritik mineraller, enerji ve savunma alanlarında daha derin bir işbirliği önerdi. Bu, ülkelerin evrensel bir anlaşmayı beklemek yerine paylaşılan riskler ve paylaşılan yetenekler etrafında esnek ortaklıklar kurdukları örnekler olarak gösteriliyor. İşte G20’nin artık ihtiyaç duyduğu mantık bu.
İki Dönem Arasındaki Fark
Bu yılki ABD başkanlığının, ülkeler arasındaki ilişkilerde gerilimin arttığı ve eylemsizliğin baskın olduğu bir dönem olarak tanımlandığı belirtiliyor. Bu bağlamda Andy Burnham hükümetinin küresel işbirliğinde yeni bir yön belirlemede nadir bir fırsatla karşı karşıya olduğu ifade ediliyor. İngiltere’nin, dünyayı bugünkü haliyle yansıtan yeni bir uluslararası liderlik yaklaşımı geliştirmeye olanak tanıyacağı vurgulanıyor.
Parçalanmanın yaşandığı bu dönemde G20 liderliği yalnızca açıklamalara göre değerlendirileceği uyarısı yapılan metinde, gerçek testin kurumun yönetimini paylaşılan risklerin gerçekleriyle yeniden hizalamada ve bölünmüş bir dünyada kolektif eylemin hâlâ mümkün olduğunu göstermede aranacağı belirtiliyor.
Üç Seviyeli Yaklaşım Önerisi
İngiltere’nin bu alanda yeni, üç seviyeli bir yaklaşım benimsemesi gerektiği savunuluyor. Bu çerçevede, yeterli cesur bir eylemin evrensel destek alabileceği konularda uzlaşı peşinde koşulurken, devasa bir çoğunluğun ilerlemeye hazır olduğu konularda geniş mutabakat sağlanıyor. En önemlisi ise, bu iki yolun da anlamlı bir eylem üretemeyeceği konularda, açık ve sorun odaklı koalisyonlar kurulması hedefleniyor.
Bu fikrin temeli, basit ama önemli bir tersine çevirmeye dayanıyor: Önce sorunu ele almak ve hangi sonucun gerekli olduğu sorusunu sormak, ardından bu istenen sonucu gerçekleştirebilecek ülkeleri, kurumları, işletmeleri ve toplulukları belirlemek ve birbirine karşı değil, birbirini tamamlayacak politikaları seçmek. Uzlaşı hâlâ değerli olsa da, artık ilerlemenin önkoşulu olmaktan çıkıyor. Gerçek ihtiyaç, kısmi bir mutabakatı pratik işbirliğine dönüştüren bir yol bulmaktan geçiyor.
Bu yaklaşımın nasıl işleyebileceğinin bir örneği borç konusundan alınıyor. Bir ülkenin kamu harcamalarını ve yatırımlarını finanse etmek için yerel ya da yabancı alacaklılardan kredi alması durumunda, ilerleme her G20 üyesinin dahil edilmesiyle değil, borçlu ülkenin, ikili ve özel alacaklılarıyla çok taraflı krediler sağlayıcıları ve ilgili finansal kurumların birlikte hareket etmesiyle sağlanıyor.
Gerekli koalisyon tabii ki sorunun niteliğine göre değişiyor. Gıda güvenliği, yapay zeka, kritik mineraller ya da dayanıklı tedarik zincirleri gibi konularda bu öneri, G20’nin orta güçlerden oluşan sabit bir kulübü ya da alternatif bir jeopolitik bloğu yaratmaya çalışmak yerine, ülkeleri temel sorunlarıyla eşleştirmesine olanak tanıyor.
Yeni Hizalama Çerçevesi
Bu çerçeveyi gerçekleştirmek amacıyla Londra Üniversitesi’nin Küresel Refah Enstitüsü, küresel işbirliği için yeni bir çerçeve geliştirdi. Bu çerçeve, “Yeni Hizalama” adını taşıyor. Ekonomist Dennis Snower ile birlikte yeni küresel buluşma platformu olan Yeni Hizalama Merkezi’nin ortak liderliğini üstlenen isim, altyapıyı üniversiteleri, düşünce kuruluşlarını, araştırma enstitülerini, sivil toplum örgütlerini, işletmeleri ve uygulayıcı ağlarını birçok bölgede bir araya getirerek bu düzeyde derin, sınır aşan işbirliğini mümkün kılacak altyapıyı oluşturmayı hedefliyor.
Çalışma grupları, politikaları şekillendirmek için önerileri geliştirebilir ve test edebilir. Bu platform, İngiltere’nin G20 başkanlığının işbirliği motoru olabileceği belirtilirken, aynı zamanda G20’nin düşünce kuruluşları ve araştırma enstitüleri için resmi katılım grubu olan Think20 sürecinin, fikirlerden uygulamalara giden bir yol olmasında da katkı sağlayacağı ifade ediliyor.
Altyapı bu şekilde kurulduğunda, İngiltere’nin fırsatı yalnızca G20 temalarını ve önceliklerini doğru seçmek kadar değil, kurumun nasıl işlediğini değiştirmek kadar büyük hale geliyor. Başarının, kurulan koalisyonlar, mobilize edilen kaynaklar ve yerel, ulusal ve uluslararası düzeyde uygulanan politikalarla ölçülmesi gerektiği vurgulanıyor.
İngiltere’nin 2009’da küresel bir acil durumla başa çıkmak için gerekli kurumları bir araya getirebileceğini gösterdiği hatırlatılırken, 2027’de eşit derecede önemli bir şeyi kanıtlayabileceği belirtiliyor: Bölünmüş bir dünyanın eylemsizliğe mahkum olmadığı. Bu yeni yaklaşım, uzlaşı peşinde koşmaktan, çağımızın en acil sorunları üzerinde temel aktörler arasında derin ve anlamlı bir işbirliğine giden bir yol sunuyor. İngiltere’nin bu konuda öncülüğü için bir fırsatın olduğu son sözlerle metne yerleşiyor.
Bir yanıt yazın